Arşiv 15 Ocak 2009

RADİKAL – LONDRA/ANKARA – Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch Raiting, Türkiye İş Bankası’nın bireysel ve ulusal kredi notlarını artırdığını

açıkladı. Fitch Raiting’den yapılan yazılı açıklamada, bankanın bireysel kredi notu, ‘D’den, ‘C/D’ye yükseltilirken, ulusal kredi notu da, A(-)’den, A’ya yükseltildi. Fitch Raiting, Türkiye İş Bankası’nın uzun vadeli ve kısa vadeli Türk Lirası ve döviz cinsinden kredi notlarını da aynen teyit ederken, görünümü ise durağan olarak açıklandı. Bankanın kredi notunun artırılmasına neden olarak ise bankanın varlık kalitesindeki artış ve ana kazançlarının daha iyi olması ile fonlama profilindeki sağlamlık gösterildi.

DHA – İSTANBUL – Çalıntı otomobille kapkaç yapan biri kadın üç kişi, peşlerine düşen polise İstanbul turu attırdı. ‘Yüz karanızı temizleyin’ anonsuna, 5.5 saatlik kovalamacayla zanlıları yakalayan polis ‘Yüz karası temizlendi’ diye karşılık verdi.

Çalıntı bir otomobille Bursa’dan İstanbul’a gelen üçlü, dün 00.30 sıralarında Büyükçekmece’de adres sorma bahanesiyle yaklaştıkları bir kişinin cep telefonu çaldı. İki saat sonra Küçükçekmece’de de başka bir kişinin çantasını almaya çalışan zanlılar, Fatih’te kendilerini sıkıştıran polisi atlattı ve Şişli’de de izlerini kaybettirdi.

Bu sırada polis merkezinden, "Kapkaççılar, İstanbul’u bir baştan bir başa geçiyor. Bu polisin yüz karasıdır" anonsu yapıldı. Zanlılar 06.00 sıralarında Fulya Şerife Bacı Sokak’ta sıkıştırıldı. Gözaltına alınmadan önce polise direnen üç zanlı, sağlık kontrolünden geçirildikten sonra Sefaköy Polis Merkezi’ne teslim edildi.

Okurlara kısa bir meslektaş öyküsü: "…Ankara’nın Mamak ilçesinde Zeliha Avcı adındaki bir öğretmen hakkında, Darwin’in Evrim Nazariyesi’ni öğrencilerine anlatıp ‘akıllarında tahribat yaptı’ diye soruşturma açılması üzerine, bu olayı 79 yıl önce, Amerika’nın bir kasabasında, John Scopes adlı genç bir öğretmen hakkında da aynı sebeple dava açılmış ve sonunda Evrim Teorisi’nin okullarda öğretilmesine karşı çıkanlar yenik düşmüştü. Bugün, bu nazariye hâlâ bir nazariye ama öğretilmesi ve içindeki öğelerden okullarda söz edilmesi, artık yasak değil.

Ben bu konuyla çok ilgilendiğim için, Cumhuriyet gazetesinin talebi üzerine, Amerika’da ‘Maymun davası’ diye bilinen bu davanın safahatını

yazdım. İncil’in sırf lafzına mecazi Adem-Havva hikâyesinden ve bu konuda Hıristiyan köktendincilerin, bağnazlığından söz ettim.

Amerika’daki davada, öğretmen Scopes’u suçlayan başsavcı durumundaki Bryan Jennings de, Adem-Havva olayının İncil’deki anlatılan diğer olaylar

gibi mecazi olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı.

Meğer benim bu konuda yazdıklarım Yeniçağ’daki sevgili okuyucularımı rahatsız etmiş. Gazete yönetimine ağır tepkiler gelmiş. Ve Yönetim de, bu tepkiler üzerine yazılarıma bir süre ara vermemi istiyor. Ben de onuruma yakışanı yapıyorum ve Yeniçağ’daki köşemden ve siz okuyucularımdan ayrılıyorum…"

Bu satırları mesleğimizin en deneyimli mensuplarından Altemur Kılıç ‘Buruk bir veda’ başlığı altında yazdı.

Altemur bey, Türkiye’nin en eski gazetecilerinden. Atatürk’ün mücadele arkadaşlarından Kılıç Ali’nin oğlu olmasının, milliyetçiliği ve çağdaş düşünceleri ile kişiliğinin oluşmasında herhalde ayrı bir önemi olmalı.

Yıllarca, gazeteciliğinin dışında, önemli devlet görevlerinde bulundu.

Basın Yayın Genel Müdürlüğü, Enformasyon Bakanlığı Müsteşarlığı, Birleşmiş Milletler’deki Türk Temsilciliği’nin elçi rütbesiyle Halkla İlişkiler Müdürlüğü, Almanya Basın Ataşeliği de yaptı.

Şimdi, severek yazdığı gazetesindeki köşesinden yukarıda belirtilen sebepten dolayı ayrılırken bunu ‘fikir özgürlüğü açısından düşündürücü ve üzücü’ bulduğunu söylüyor.

"Fakat ben, 80 yaşlarımda, aydın olmakla, Müslümanlık ve milliyetçilik inancımı birleştirmiş olmanın vicdan huzuru içindeyim. Bu yaşımdan

sonra bunlardan asla taviz veremem. Mücadeleme, ayakta durdukça, elim bilgisayarımın tuşlarına dokundukça, başka platformlarda, sonuna kadar-ölünceye kadar devam edeceğim" diyor.

Türk basınında, değişik türde birçok köşe yazarı var.

Bunların içindeki sadece, ne dedikleri anlaşılamayanların da bulunmasını yadırgıyorum. Yasalar sınırları içinde ortaya konan görüşlere, bunları hiç paylaşmasam da, diyeceğim yok.

Köşe yazılarında ifade edilen görüşlere okurların tepkisini de anlayışla karşılıyor, küfür şeklinde ortaya konanlar dışındakilere önem de veriyorum.

Ama günümüzde, hemen her gün düşünceleri ifade etme özgürlüğünden söz edip, bu özgürlüğün sınırlarını genişletmeye çalışırken, Altemur beyin karşılaştığı durumu içime sindiremiyorum.

Köşe yazılarında ne söylemek istedikleri belli olmayan, belki editörlerin de okumaya çalışmak zahmetine katılmadıkları yazılar sürüp giderken, Altemur bey de bu yazısını keşke anlaşılmaz bir üslup ile yazmış olsaydı, diyorum.

* * *

KİTAP NOTU – "1′inci TBMM’nin Gizli Oturumlarında Atatürk’ün Konuşmaları" (Bu günkü Türkçe ile; 24.4.1920-25.2.1922). Ankara Ticaret Odası yayını. TBMM Kültür, Sanat Yayınları Kurumu’nun tutanakların asıllarından yayımladığı dört ciltlik eserden hazırlayan İbrahim Sadi Öztürk.

Bu 390 sayfalık ilginç yapıt 24 Nisan 1920 cumartesi günü saat 16.05′te başlayan toplantısında Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa’nın yaptığı konuşmayla başlıyor. Konuşmaya bir başlık konulması gerekirse bu; "Yalnız ve yalnız bir şey düşünmeye mecburuz. O da memleketin kurtarılmasıdır" olabilir. Bu konuşmada Mustafa Kemal; Irak, Kafkasya, Çerkezler, Azerbaycan, Ermeniler, Gürcistan, Rusya, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar

ve Yunanlılar ile ilişkilerimizi değerlendiriyor. "Ulusal bağımsızlık sağlanıncaya kadar bir fert olarak bütün varlığımla çalışmaya kutsal şeyler adına and içtim" diyor.

Türkiye, iki gün önce, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin aldığı kararla Konsey’in izlemesine tabi bir ülke olmaktan çıkarıldı. Avrupa Konseyi siyasi bir uluslararası örgüt. Bu örgüte üyeliğin, siyasi hayatın seyri, bireyin hak ve özgürlükleri, bu konularda ortaya çıkacak sorunların nasıl ve hangi yöntemlerle giderilmeye çalışıldığı gibi konularda, belli standartlara uygun çözümler bulmayı gerektiriyor.

Türkiye, 1949 yılından beri bu örgüte üye bir ülke. Bu nedenle, örgüte üyeliğinden kaynaklanan yükümlülüklerine ve taahhütlerine uygun davranması elbette tartışmasız bir konu. Ancak bu konular Soğuk Savaş ortamının bölünmüş Avrupası’nda, doğrusu pek büyük bir öncelik değildi. 1990′ların başlarında Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesiyle birlikte, bu öncelikler de görünür olmaya başladı. Bunun başlıca nedeni, eskinin Doğu Avrupa ülkelerinin de Avrupa Konseyi’ne üye olmaya başlamasıydı. İşte, Konsey Parlamenterler Meclisi bünyesinde oluşturulan üye ülkeleri izleme mekanizması da, o tarihlerde aslında öncelikle bu ülkelere yönelik olarak işletilmeye başlanmıştı.

Türkiye, 1996 yılından beri bu izleme mekanizmasına tabi oldu. Diğer bir deyişle, özellikle PKK ile mücadele döneminin, ulusal güvenliği insan haklarının korunması ve demokratik bir anlayışın önüne geçiren bazı uygulamaları, Türkiye’nin bu mekanizmaya tabi olmasına neden oldu. Böylece, Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında üye olmanın, sadece dış ilişkiler anlamında bir sonuca sahip olmasının ötesinde, iç siyasi düzenin niteliğine ilişkin sonuçları da günışığına çıkmış oldu.

İki gün önceki kararın alınmasında, son üç yıllık çabaların büyük rolü var. Bu, aynı zamanda, Türkiye’nin, 1980-1983 döneminin yüklerinden arınma çabalarının bir ürünü olarak da nitelenebilecek bir sonuçtur. Diğer bir deyişle, bu süre içinde atılan adımların, demokrasi içinde olağan bir siyasi ve toplumsal düzenin tasarımı bağlamında değer taşıdığının görüldüğü söylenebilir.

Şimdi Türkiye, izleme sonrası diyalog diye adlandırılan bir süreçte, Konsey ile ilişkilerini sürdürecektir. Ancak iki gün önce alınan kararlarda, bu konuya ilişkin bazı tavsiyelere de yer veriliyor. Bunlar, belki kısa vadede hemen kotarılması beklenen yasal düzenlemeler değil. Ama bunlar, süregelen reform sürecinin önümüzdeki mecrasını belirlemede de göz önünde tutulabilir.

Bu tavsiyeler, büyük ölçüde, olağan bir dönem içinde bireyin özerkliği ile kamu düzeni arasında adilane bir dengenin kurulması ve bunun etkili kılınmasıyla ilgilidir. Bu bağlamda ilk sırada esaslı bir anayasa reformunun yapılmasına dikkat çekiliyor.

Yargıtay, 1983 yılındaki bir kararında 1982 Anayasası’nı şöyle tanımlıyordu: 1982 Anayasası’nın, ‘güçlü devlet ve otoriter idare kavramlarına daha fazla önem verdiği ve özellikle yürütmeyi yasama ve yargı karşısında daha da güçlendirdiği tartışmasız’dır. Sistemin önemli bir aygıtının, bir gerçeği ifade eden bu tanımı, belki bugünün Anayasa metnini karşılamayabilir. Zira, o tarihten bugüne Anayasa’da epey değişiklik yapıldı ve sonuçta, bugün daha farklı bir metin karşısındayız. Ancak Türkiye, siyasi ve toplumsal ilişkilerini, demokratik bir ortamda kotarılacak yeni bir tasarım içinde tanımlama sürecine girmişse, bunun anayasal düzeyde yeniden ifade edilmesi de büyük önem taşıyacaktır. Fakat böyle bir girişimin hedefi kadar, onun nasıl kotarılacağına ilişkin yöntem de önem taşır. Aksi halde, hak ve özgürlükler alanının güçlendirilmesi çabalarının anlamı ve etkisi soluklaşır.

Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nin izleme sürecinin dışında tutulması, bir olağanlaşmanın başlangıcı şeklinde de tanımlanabilir. Ancak bu olağanlaşmanın asıl seyri, burada, Türkiye’de yaşanması gerektiğine göre, bunun, sonu olmayan bir çabalar dizisi, siyasi ve toplumsal bir sorumluluk anlamına geldiği de unutulmamalı. Kısaca, ‘izleme’yi, burada etkili ve anlamlı kılmanın yolları aslında işin özünü oluşturuyor.

RADİKAL – ANKARA – Özel havayolu şirketlerinin sektöre girmesi, vergi ve meydan hizmetlerindeki indirim vatandaşı hava ulaşımına yönlendirdi. Ulaştırma Bakanlığı, iç hat yolcu sayısının geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 71 arttığını açıkladı. Bakanlık, Türkiye’nin bölgesel hava taşımacılığında amacına ulaştığını belirtti. Buna göre, geçen yılın ilk dört ayında 898 bin 34 olan iç hat yolcu sayısı, 2004 yılının aynı döneminde 1 milyon 536 bin 128′e çıktı.

Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, vatandaşların hava yolculuğunu tercih etme nedenlerini, vergi indirimi, meydan hizmetleri ücretlerinin aşağı çekilmesi ve özel hava şirketlerinin kurulmasına bağladı.